15 Mayıs 2014 Perşembe

Kimsesiz-lik

Annem babam Ankara'nın uzak bir ilçesinde yaşıyorlar. Ben de ilköğretim hayatımın neredeyse hepsini orada geçirdim. Yakınlarındaki başka bir ilçede termik santral var. İşte... Soma'da olanların haberini ilk okuduğumda aklıma gelen o zamanlarım oldu. Bazen geç saatlere kalır, balkondan dışarı bakardım. O termik santralin, maden işçilerini taşıyan servis otobüsü geçerdi. Bazen gündüz çalışanları bırakır bazen de gece nöbetine kalanları alırdı. Hep derdim o zamanlar "ne zor işleri" diye...

Hayatta kendi hiperhidrozis hastalığımla öğrendiğim şeylerin başında geliyor: Bir acıyı ancak ve ancak çeken bilir. Ben ne yazsam, başkaları ne yazsa; dışarıdakiler ne kadar gösteri şeklinde eylemler de yapsa, kimse, o madende yakınlarını kaybedenlerin acılarının 1 milyonda birini bile anlayamaz. Hissedemez. İfade edemez. Bence...

Belki her günümü hayatımı sorgulayarak geçiren ben, Soma ile ekstra bir kere daha gözden geçirdim. Halime şükredeceklerimin listesi çok uzun. Şükrediyorum da. Öte yandan kızıyorum bir şeylere/birilerine. Hayatımdaki eksilere kafamı çok takacağım bir beyne sahip olduğum ve hayatımı dengesiz hale getiren şeylere sahip olduğum için...

Kimsesiz'iz bu dünyada. Her sevgi, anne babanınki bile yarım kalıyor. Bir gün herkes birbirini geride bırakıyor ya da yarım bırakıyor. Şu günlerde buralarda havalar epey ısındı. Ağaçların kıymetini anladığımız aylara geldik. Gölge aramak dışarıda yaptığım en büyük etkinlik. Heyecanlı değil, zevkli de değil. Yeter ki daha az terleyeyim diye verdiğim ufak, kendimce bir savaş.

Dün bir ara aklımdan şu geçti: "Keşke madende vefat eden ve çocukları olan bir babanın yerine ben ölseydim." Sonra düşündüm, "acaba" mı falan oldum. Yani samimi bir şekilde isteyip istemediğimi sorguladım. Galiba samimiydim Blog. Çünkü benim yaşamamdan daha faydalı olur o babanın ailesiyle yaşaması.

Eski duygusuz günlerime doğru hızlı yol alıyorum Blog. Her şeyden ve herkesten uzaklaştığım, sevgi-aşk konularıyla özenip bezenmediğim günlerime dönüyorum. Zaten bana mutluluğun yakışmadığını kabul edeli çok oldu. Şimdi daha az ağlamanın ve hayatta biraz olsun gülmenin yollarını arıyorum.

Yine de keşke ben ölseydim.

Allah'tan, vefat edenler için rahmet, geride kalan yakınları için de sabır diliyorum. Allah onların günahlarını bağışlasın. Ve özür dilerim, benim elimden bir tek bu geliyor.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Yorgun-luk

Dün gece uyudum ama nasıl uyuduğumu bilmiyorum. Boş bir uykuydu sanırım. Uykunun vermediği keyfi nerede bulabilirim diye düşündüm şimdi. Hep mutlulukları başka yerlerde aradım. Yasak olan her şeyden kaçtım. Kaçmayanlara bakıp imrendim bazen. Sonra da isyan etme boyutuna kadar geldim. Yine de etmedim be Blog.

Aynı duaları etmekten yoruldum. Elimi kaldırıp aynı sözleri söylemeye utanıyorum artık. Hak etmediğimi düşünmeye başladım bir çok şeyi. Senelerdir değişen bir şey olmadığı için belki de. Sevilmediğimi, o güzel yere layık olmadığımı düşünüyorum artık. Diğerleri dediklerimle aynı muameleyi göreceğimi düşünüyorum.

Yaz gelince böyle oluyorum. Çünkü yaz gelince artık mutlu olduğum şeyler de elimden alınmış oluyor. Nefret ediyorum yazdan. Hayatımda en nefret ettiğim şey belki de. Merak ediyorum senelerce bu şekilde yaşadım ve ölene kadar da bu şekilde olacak her şey. Gerçekten merak ediyorum, cehennem için ne kaldı geriye?

Dertlerimi anlattığım arkadaşlarım bana Allah'ın beni sevdiğinden böyle olduğunu söylüyor. Eskiden buna inanırdım da artık 25 yaşındayım. Ne o kadar iyimserim ne de hayal kurabiliyorum o şekilde.

Artık beni 1-2 saatliğine mutlu eden antidepresanım da bir işe yaramıyor. Eskiden ağlamak için zorlardım kendimi. Ama şu an bile ağlamamı durduramıyorum. Elimde açılmamış iki kutu var. Hepsini içsem ölür müyüm sence Blog? Belki mutlu şekilde ölürüm.

Dertleşmek son 1 yıldır hiç de öyle rahatlatmıyor beni. Daha da çoğalıyor öfkem hayata ve insanlara karşı. İnsanları uzaklaştırıyorum artık. Geriye 1-2 kişi kaldı. Onlarla da numaramı yenileyince kopacak bağım. Belki küsecekler belki umursamayacaklar ama onları da yorduğumu düşünüyorum artık. Herkesi yorduğumu düşünüyorum. Çünkü sorunlarımı anlamaya çalışıyorlar. Çekmeden bilemeyecekler halbuki. Umarım çekmezler. Kimse çekmez inşallah.

Şimdi bilgisayarımı tekrar masamın üstüne koyup ağlamaktan kızarmış gözlerimi yıkayıp ders çalışmaya zorlayacağım kendimi. Hani KPSS'ye hazırlanıyorum ya, hani memur olma ihtimalimin %15 olduğu bir hayal çizgisi var önümde, ona işte. Kasım'da askere gitmek zorundayım Blog. Ona da ayrıca gün sayıyorum. Ama sabırsızlığımdan değil, iplerin kopacağı düşüncesinden dolayı.

Bunları yazarken de şu şarkıyı dinledim, galiba 4-5 kere. Daha rahat ağlamamı sağladı.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Ben de Bir Cevap'tım


Nereye bakmalıyım ışığı görmem için? Çok karanlık buralar bir süredir. Biri var elimden tutup götürüyor beni. Emin değilim doğru yolda gidip gitmediğimden. Şimdilik önümde engeller yok, yolum düz ve açık. Peki ya 3 ay sonrası? Ya 5 ay sonrası? Ya 1 yıl sonrası?.. Peki ya ben hayatımdaki korkularımla yüzleştiğim anlarda nasıl olacak?

Kiminle gülüp kiminle ağladığınız çok önemli aslında. Ya da kime güvenip kimden uzak duracağınız... Ya da önemli değil mi yoksa? Herkesi hayatınıza alsanız, herkesle gülüp eğlenseniz; ama kimseyle ağlamasanız, yaralarınızı göstermeseniz ve kimseye güvenmeseniz, daha mı iyi acaba? Sanırım hayat, insan ilişkileri konusunda bu iki durum arasında ince bir çizgiyle sunuluyor bize. Hangisini seçmemiz gerektiğine biz yaşayarak karar veriyoruz. Dilerdim ki ben de karar verebileyim, ama tek yaptığım o çizginin etrafında gezinmek. Ötesi yok.

Sonra bir de aldığım nefes var. Bazen hafif bir dağ esintisiyle açıyor ciğerlerimi, damarlarımdan kanıma oksijen, pompayla vuruluyor adeta. Bazense sızıntısı olan nükleer bir santralin bahçesinde oturuyormuşum gibi hissediyorum; o anlık her şey iyi, ama acısını sonraları alacağımı bilerek nefes alıyorum.

İnsanlara bakıyorum bazen Blog. Acımasız ve duygu yoksunu insanlara bakıyorum. Sevdikleri insanları belli bir yere koyamayan aciz sevgililere bakıyorum. Kim neyi hak ediyor?

Bir de bütün hayatını Instagram'e taşıyan, o imrenilesi insanlara bakıyorum. Başkalarının sahip olmak için savaş verdiği, ama onların rahat bir şekilde sahip olduğu ve insanların gözlerine sokarcasına sergiledikleri hayatlara bakıyorum. Sonra soruyorum kendime ve elimden tutup götüren kişiye/kişilere: PEKİ ONLAR NEYİN SAVAŞINI VERİYOR?

Cevabını ne ben ne de onlar biliyor aslında. Bazen bazı sorular sessizce bir kenarda bırakılmayı hak ediyor. Bazı soruların sorulması en büyük hata oluyor bazen.

En acısını da ben yaşıyorum şu sıralar: Birilerinin cevabı olmaya çalışmıştım bugüne kadar ve hala devam ediyorum aynı hatayı sürdürmeye.

Ve hayat... İnan senden çok bir şey istemiyorum artık. N'olur, bırak da ben de biraz güleyim.