10 Şubat 2013 Pazar

Sorunsal Sorunlar


Aslında çok haklı birçok yazı, hatta birçok çizilmiş resim, çekilmiş fotoğraf çok haklı... Mutluluk ve huzur kavramlarının hislerden farklı olarak ifade edilemeyişi çok doğru. Ne bir yazıya bir şiire, ne de bir görüntüye aktarılabiliyor. Sadece yansıtılmış oluyorlar. Ayna gibi yani. Yetmiyor... Yazılmış şeyler, çekilmiş görüntüler yetmiyor... Dokunmak, sıcaklığını hissetmek istiyor beden. Ancak öyle anlıyor mutlu ve huzurlu olduğunu. Yansımalar avutuyor bir süre, sonra tekrar arzuluyor beden o sıcaklığı. Ya mühür vuruyorsunuz duygularınıza; ya da yaşıyorsunuz her şeyi korkusuzca. Tabii yaşayabiliyorsanız...

Çok kelimem var şu Blog'da. Öyle çok ki... Biri oturup günlerini verse sayfalarca yazdıklarımı okumaya, acaba anlayabilir miydi neler hissettiğimi, merak ediyorum. Anlaması bana yeter miydi şu saatten sonra? Yoksa öylesine; okudum, güzel yazmışsın, deyip geçmesi yeterdi "tamam, sen de okumuşsun diğerleri gibi" dememe? Bilmiyorum...

Evet, yine karışık bir zamanımdayım. Çoğu sefer olduğu gibi aslında. Çok yormayacağını düşünüyorum bu ruh halimin. Geçeceğini hepimiz biliyoruz. Çünkü biliyoruz ki çok güzel boşverebiliyorum; biliyoruz ki çok güzel erteleyebiliyorum; biliyoruz ki bir anda güzelce vazgeçebiliyorum. Biliyoruz ki korkuyorum.
Çok sevmekten korkuyorum mesela, kapılıp gitmekten korkuyorum. Yine aynı hataları yapmaktan, kullanılmış gibi hissetmekten korkuyorum. Hak etmediğim şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan korkuyorum. Bunların bana tarifi mümkün olmayan bir acı vermesini bilmeme rağmen, üzerime çekmekten yakınıyorum. Ve vazgeçmelerimin çok kolay olmasından dem vuruyorum bir çok zaman içimde; ama yine de üstüne gidemiyorum.

Her geçen günün verdiği "ne yapacağım ben" sorusunun ağırlığıyla yaşıyorum. Su içerken, yemek yerken, birini özlerken, film izlerken, mail yazarken... günümün her bir saniyesinde derinden hissediyorum. Bazen bu kadar şey görüp yaşamış olmamın garip ağırlığında eziliyorum. Bazen isyan eder gibi oluyorum çektiğim yükten dolayı. Bazen susuyorum; hatta çoğu zaman susuyorum. En suskun halimde buraya geliyorum. Biraz kusuyorum içimdekileri, rahatlıyorum belki, sonra normal hayatıma dönüyorum.

Özlediğim duyguları yaşıyorum şu sıralar. Düşündükçe gözlerime yaşlar doluyor. Özlem duygumu kontrol edemiyorum. Etrafıma çektiğim kalın duvarları ellerimle yıkıyorum. Adeta elime bir sopa veriliyor "hadi Arif, bunu yapabilirsin kendin için, benim için, ikimiz için" der gibi. O zaman daha da ağlayacak gibi oluyorum. Sonra susuyorum. Kabuğuma çekiliyorum. Kimsenin bana dokunamamasına, ulaşamamasına neden oluyorum. Oysaki bilseler o zamanlarımda aslında daha da hassas olduğumu daha kolay ulaşılır olduğumu... Vazgeçer miydiler sence Blog? Sahi Blog, vazgeçmeyi neden diğer insanlar gibi algılayamıyorum ben? Neden vazgeçmek deyince hep karşımdaki insanların iyiliği geliyor aklıma, kırmamak üzmemek için bırakıp gidişlerim geliyor aklıma? Neden ben de kendi menfaatlerim için bırakıp gidemiyorum bir gün olsun?

Vazgeçmek istemiyorum artık Blog. Artık vazgeçmek istemiyorum... Bana yardımcı ol, olur mu?..

Çünkü çok ihtiyacım var her şeye...

29 Ocak 2013 Salı

O, Ben ve Diğerleri


O...
Ne zaman kendini sevdirdin diye düşündüren,
Varlığınla, yokluğunu belli ettiren,
Bazen üzdüğümde yürek acısını hissettiren,
O... ne gidebildiğim ne de kalabildiğim...


Aldığım nefesi, geri verirken bile korkuyorum bazen. Acaba nefesimi kim çekecek diye korkuyorum. Başka biri benim nefesimin izlerini en iğrenç birinin dudaklarında sezerse diye korkuyorum. Hatta korkuyorum... bir başkasının nefesini almaktan korkuyorum...

Korkularımın üzerine gidemeyişimden ben de en az herkes kadar yakınıyorum. Hatta fazlasını yapıyorum, kaçıyorum. Hani kaçan kovalanır ya, o misal, hep sevmişimdir kaçmayı, en iyi yaptığım şey hatta. Aşık usandırmamaya çalışıyorum bu tip durumlarda. İnsaflıyım yeteri kadar, hak edilen kadar belki de.

Ucunda kesin bir ışık olmayan her şeyden uzaklaşıyorum mesela, kaçıyorsam bunun korkusundan kaçıyorumdur. Sonra susuyorumdur. Sessizliğe gömülüyorumdur. Geçen akşam attığım tweetteki gibi yaşıyorumdur hayatımı genelde:
Ben...
Önünde setler olan bir nehir,
Geçmişinde masallara konu olmuş bir vezir,
Geleceğe korkuyla yaklaşan bir ışık,
Ben... kurulası hayallere adanmış bir esir...


Kolay mı acaba buralardan o kadar rahat bir şekilde çekip gitmek diye düşünüyorum. Mutsuz olduğum konuları duyuramamanın verdiği ağırlığı da yanımda götüreceğimi bile bile, hala daha gitmek istemekle doğru mu yapıyorum diye düşünüyorum. Elimden gelenleri bilememenin verdiği baskıyla, aslında elimden gelmeyenlerin verdiği acı gerçeklerle savaştığım şu günleri düşünüyorum. Maddi fakirliğin, manevi zenginlikle cebelleştiği bir hayatın en uç noktasında umutlarıma nefes vermekle boğuşuyorum neredeyse her gün. Anlaşılamamanın verdiği duyguyla, yalnızlığın asla bırakmadığı bir bedenle, küçük parıltılarla, sanki spot ışıkları altında dans ediyormuşçasına yaşadığım bir dünyayı kendime ev olarak tanımakla yetiniyorum. Ve yoruluyorum. Sadece, tek yapabildiğimi yapıyorum... yoruluyorum.

Diğerleri...
Hayatımı yaşama şeklimi belirleyen,
Varlıklarıyla korkutan,
Baskılarıyla cehennemi andıran,
Diğerleri... söküp atamadığım kanser gibi...

27 Ocak 2013 Pazar

Patates "Pazar"tması

Öncelikle tüm iyi kalpli insanlara iyi Pazarlar diliyorum!

Diğerlerine ise:


"You know what, I'm gonna take it easy, I mean anything by it. Cuz Imma big boy, bitches!" diye Pazar yazıma devam etmek istiyorum... İnsan her gece ümitsizliğe düşüp, ertesi günler için plan yapıp, her sabah boşverip, laylaylom -ki çok hoş bir yaşama biçimidir- şekilde yaşar mı? Yaşar, yaşıyorum... 

Son 4 gündür aklıma bir projeye katılma fikri var. Tamamen buralardan uçup gitmemi sağlayacak bir proje. Başvurmayı düşünmüyor değilim. Aklımın ucunda sürekli kapılarımı tekmelercesine duruyor. Mantıklı geliyor, çünkü başka türlü kaçamayacağımı düşünüyorum yurt dışına.

Zor bir iş vesselam. O kadar ülke gör, o kadar yaşa, sonra da gel annenin babanın dizinin dibinde otur. Bu mantıklı mı? Çoktan beyin göçü olmalıydı böyle bir insanın. Bu konuda isteksizlere şaşırıyorum; ama anlıyorum da çoğu zaman. Zira Amerika'ya giderken yanımdaki ve tanığım bazı kişilerin tamamen cinsel dürtülerden ötürü yurt dışında bulunduklarını görünce "hımm çay alayım ben o zaman." moduma geçmiştim. Öyle kimselerden bekleyemezsiniz tabii ki bu ülkede mutsuz olabileceklerini. Çünkü başka bir ülkeyi başka amaçlarla gören kimseler çoğusu... Demem o ki bildiğin herhangi bir yol, yapılabilecek herhangi bir yardım, feci makbule geçer... İletişim bölümünden bana ulaşmanız doğrultusunda ilk sevaplı adımı atmış olursunuz.

Ben olsam benle sevgili olurdum. Gerçekten. Yalnız mümkünse sorunlarım hallolduktan sonra sevgili olurdum. Çünkü şu halimle çekilmiyorum. Bence yani. En azından insanların benden alabilecekleri performansın yarısını bile gösteremiyorum galiba. O yüzden bilemiyorum. Ben de zaten uzak durmaya çalışıyorum ikili ilişkilerden. Yine de beni bütün dertlerimden kurtarabilecek biri olursa, why not? derim. Tabii öyle biri olmadığını Pollyanna, Pamuk Prenses hatta yedi cüceleri bile biliyor.

Pazarları da Cumalar gibi seviyorum. Tabii Cumaların yeri ayrı bende. Bu Pazar da bir böyle boşlamışlık, bir vurdumduymazlık var üstümde ve nedense Fuck You cümlesine takmış hatta şu şarkıyı da Pazar günü melodisi olarak seçmiş bulunmaktayım. Dinleyebiliriz...

Dipnot: Hamburger yemeği çok özledim, kızarmış patates yemeyi çok özledim. Diyet yüzünden verdiğim 58 günlük işkence yüzünden mutsuzum. Yine de üzgünüm, I'm good at it, bitches!